Sunday, January 8, 2017

Birisi “Liyakat” mı dedi?

Bu kelimeyi birçok insan o kanlı 15 Temmuz darbe gecesi sonrasında politikacılardan duymaya başladı. “Devlette Liyakat esas alınmalı” peki neydi “Liyakat” denen bu şey. Bu yazıda Devlet içerisindeki liyakatten değil özel sektördeki liyakatten bahsedeceğim. Öncelikle çok uluslu bir şirkette yönetici olarak çalışıyorsanız bu yazıyı okurken sinirleriniz bozulabilir. Baştan uyarayım 😁

Liyakat, en basit ifadeyle bir işi ehline vermek anlamına geliyor. Günümüzün Vahşi İş Dünyasında, sözüm ona kurumsal olduğunu düşündüğümüz pek çok şirkette aslında terfiler, bu makaleye uygun olabileceğini düşündüğüm yukarıdaki karikatürdeki gibi işlemekte. X ötesi (Dinazor X) kuşağının yeni yeni yöneticilikten el çekmeye başladığı günümüzde, temel yönetici mantığı; Beni eleştirmesin, koşulsuz itaat etsin”. Günümüzde o imrendiğiniz pozisyonlarda bulunan yöneticilerin, liyakatten anladıkları sadece bu. Ben bu tarz yöneticileri tek bacağı kalmış sandalyede oturan insanlara benzetiyorum.

On yılı aşkın süredir profesyonel iş hayatındayım. Pek çok farklı karakterde yönetici ile çalışma fırsatım oldu. Öyle ki, kendisini eleştirdiğim bir satış toplantısı sonrası, “Kaan, sen çok akıllı bir adamsın ama azıcık beni dinlesen, sana yatırım yapmak istiyorum” diyecek kadar bana karşı çaresiz duruma düşmüş yöneticilerim bile oldu 😊 Neyse bu yazıyı okuma ihtimali var, eminim okurken “Evet, o benim” diyecektir.

Kendi şikâyet edilmesin ya da eksiklikleri ortaya çıkmasın diye kendi alt yöneticilerini özellikle İngilizce bilmeyen insanlardan seçen hatta terfi görüşmelerinde bir fiil tercümanlık yapanlarına bile rastladım. İşte bu insanları bu pozisyonlara getirenlerin, Liyakati Sultanbeyli’de bir sokak olarak bilmesi normal. Birde iş hayatına direkt müdür olarak girmiş (en azından kendini öyle gösteren) tipler var. Onların durumu daha vahim ve gülünç. Ama kabul edeyim ürün satışı konusunda bu çakma yöneticilerin herhangi bir yeteneği yokken, kendilerini pazarlama konusunda benden çok daha yetenekliler haklarını teslim edeyim. Birde bu bahsettiğim son grup, üç yılda bir Country Sales Manager” pozisyonlarını kendi aralarında değiş tokuş yapıyorlar. Yani sanki özel bir kulüp var. Yeşilçam’ın Figüran Kahvesi gibi. Çok uluslu, Türkiye pazarına girmeye çalışan ya da girip etkin olamayan nispeten daha ufak şirketlerin tepesindeki kişiler, 2-3 yıl boyunca şirketlerin içini boşaltıp başarısız oldukları ayyuka çıktığında ya kovulurlar ya da kovulacaklarını anlayıp hemen başka bir şirketi sömürmek için zıplarlar. Gerek LinkedIn’de gerekse kendi çalıştığınız şirketlerde eş dosttan duyuyorsunuzdur bu insanları. Hiç yoksa üç kişi tanıyorum bu gruptan.

Liyakat, her şirkette olması gereken insana özgü, iş ortamının adaleti açısından en önemli kavramlardan birisi. Ama ne yazık ki çok dikkate alınmıyor. Benim suyuma gitsin, beni eleştirmesin, zor durumda bırakmasın, her dediğime evet efendim desin, Krallığım sarsılmasın, dili kahverengi olsun çok daha önemli. Bugün siyasette de durum farklı değil hatta orda durum daha beter bence. İki lafı bir araya getiremeyen insanlar bakan olabiliyor. İşine dört elle sarılan bakanları tenzih ediyorum.

Oysa kendine güvenen adil bir yöneticinin, bu tarz dalkavukları kendinden uzakta tutup eleştirilere daha çok değer vermesi gerekir. Oturulan koltuklar tatlı olsa bile kimse koltuğu ile sonsuza dek yaşayamıyor. Asıl önemli olan şirketin sürekliliği ve çalışanlarınızda bıraktığınız hatıralardır. Kötü yöneticiden bile insanın öğrenebileceği bir şeyler vardır. En azından Günün birinde yönetici olduğumda, X Bey gibi olmayacağım diyebilirsiniz 😊 Bundan bile bir kazanım çıkarabilirsiniz. Ya da oturursunuz bir Pazar sabahı kahvenizi yudumlarken, benim yaptığım gibi yöneticinizi, yazdığınız bir makalede kullanırsınız. Biz insanların sadece bir çift gözü var. Eğer bir astınız sizin göremediğiniz bir tehdidi görüp sizi uyarabiliyorsa, size aslında iyilik yapıyordur. Tehdit yokmuş gibi başını sallayıp “Evet efendim, haklısınız” diyorsa size kötülük yapıyordur.

Bu makalede anlatmaya çalıştığım -Profesyonel- iş dünyasının kendisiyle kavgalı Dinazor X yöneticileri ve iş hayatına -Müdür- olarak girip, üç yılda bir şirketlerin içlerini boşaltan başarısız yöneticilerin sayısı azımsanmayacak kadar çok. Bu verdiğim örnekler bize has durumları özetliyor. Yabancı yöneticilerde, bu yöneticilik kompleksi daha az, eleştiriye daha açıklar. Liyakat konusunda bizdeki kadar olmasa bile onlarda da sıkıntılar var. Neredeyse Satış Müdürüne yakın maaş alan saçı sakalı bembeyaz Satış Mühendislerini görmek mümkün. Esasen -gerçek anlamda- YÖNETİCİLİK, çok fazla sorumluluk almayı gerektiren hatta herkesten daha çok çalışmayı gerektiren bir iş, ancak bizim -sözde- profesyonel iş dünyamızdaki yöneticiler bunu daha iyi maaş, daha iyi şartlar, ego tatmini olarak algılıyorlar. 

Öğretmen Emeklisi bir annenin oğluyum. Çalıştığı dönemlerde zaman zaman Müdürlük, Müdür Yardımcılığı pozisyonları açılırmış. Hemen hemen birçok öğretmen arkadaşı kendisi de dahil, pozisyonla ilgilenmediklerini belirtip imza atarlarmış. Sebebi, sıradan bir öğretmenken yarım gün çalışıp evlerine gidebiliyorlarmış. Müdür olduklarında ise akşama kadar okulda kalıyorlarmış. Maaş konusunda da fark çok çok azmış. Belki aynı yöntem özel sektörde de uygulanmalı kim bilir. Açıkçası işin ehli olmayan bir yöneticiye binlerce lira her ay maaş verip, lüks kiralık araçlar vermek yerine tüm şirketler aradaki bu farkı azaltmış olsalar belki kimse yönetici olmak için bu kadar can atmayacaktır. En azından yöneticiliği -SORUMLULUK- yerine -İÇİNİ BOŞALTMAK- olarak anlayanlar...

Herkese bol şekerli günler dilerim 😊


Kaan Doğan
08.01.2017

Kaynak göstererek bu yazıyı yayınlayabilirsiniz…